GüLe SeVDaLi BiR GeNçLiK
19 Haziran 2013, 09:11:16 *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 




  İletileri Göster
Sayfa: [1] 2 3 ... 1232
1  WEBMASTER SAHASI / Site Tanıtımı ve Hostingler / Güncel filmleri kaliteli bir şekilde hızlı ve reklamsız olarak : 18 Haziran 2013, 20:04:58
başlık degiştirilmiştir lütfen site  tanıtım kurallarını okuyalım
2  WEBMASTER SAHASI / Site Tanıtımı ve Hostingler / Site Tanıtım Kuralları ve Site Tanıtımı : 18 Haziran 2013, 15:57:14
site tanıtım kuralları guncelleşmiştir lutfen dikkat edin
3  Geri Dönüşüm Alanı / Çöp Kutusu / Geciktirici Sprey : 18 Haziran 2013, 15:53:59
konu taşınmıştır
4  GENEL KÜLTÜR VE TARİH / Örf, Âdet, Gelenek ve Göreneklerimiz / Türk Kahvesi : 18 Haziran 2013, 13:15:03
Türk Kahvesi, Türkler tarafından keşfedilen kahve hazırlama ve pişirme metodunun adıdır. Özel bir tadı, köpüğü, kokusu, pişirilişi, ikramıyla kendine özgü bir kimliği ve geleneği vardır.
Önceleri Arap Yarımadası'nda kahve meyvesinin kaynatılması ile elde edilen içecek, bu yepyeni hazırlama ve pişirme metoduyla gerçek kahve lezzetine ve eşsiz aromasına kavuşmuştur. Kahve ile Türkler sayesinde tanışan Avrupa; uzun yıllar kahveyi, Türk kahvesi olarak bu yöntemle hazırlayıp tüketmiştir.
Brezilya ve Orta Amerika menşeili, arabica türü, yüksek kaliteli kahve çekirdeklerinden harmanlanan ve titizlikle kavrulan Türk Kahvesi, çok ince öğütülür. Bir cezve yardımıyla su ve isteğe göre şeker ilave edilerek pişirilir. Küçük fincanlarla servis yapılır. İçilmeden önce telvesinin dibe çökmesi için kısa bir süre beklenir.

Tarihi

1517 yılında Yemen Valisi Özdemir Paşa, lezzetine hayran kaldığı kahveyi İstanbul'a getirdi.
Türkler tarafından bulunan yepyeni hazırlama metodu sayesinde kahve, güğüm ve cezvelerde pişirilerek Türk Kahvesi adını aldı.
İlk olarak Tahtakale'de açılan ve tüm şehre hızla yayılan kahvehaneler sayesinde halk kahveyle tanıştı. Günün her saati kitap ve güzel yazıların okunduğu, satranç ve tavlanın oynandığı, şiir ve edebiyat sohbetlerinin yapıldığı kahvehaneler ve kahve kültürü dönemin sosyal hayatına damgasını vurdu.
Saray mutfağında ve evlerde yerini alan kahve, çok miktarda tüketilmeye başlandı. Çiğ kahve çekirdekleri tavalarda kavrulduktan sonra dibeklerde dövülerek cezvelerde pişirilmek suretiyle içiliyor ve en itibarlı dostlara büyük bir özenle ikram ediliyordu.
Kısa sürede, gerek İstanbul'a yolu düşen tüccarlar ve seyyahlar gerekse Osmanlı elçileri sayesinde Türk Kahvesinin lezzeti ve ünü önce Avrupa'yı oradan da tüm dünyayı sardı.




Özellikleri
Dünyanın en eski kahve pişirme yöntemidir.
Köpük, kahve ve telveden oluşur.
Yumuşak ve kadifemsi köpüğü sayesinde damakta en uzun süre tadını devam ettiren kahve türüdür.
Birkaç dakika şekli bozulmadan kalabilen bu leziz köpüğü sayesinde, uzun süre sıcak kalabilir.
İnce kenarlı fincanda sunulduğu için, diğer kahve türlerine göre daha yavaş soğur ve böylece daha uzun süren bir kahve keyfi sunar.
Yoğun şurupsu kıvamı ile ağızdaki lezzet tomurcuklarını aşırı uyararak hafızada yer eder.
Diğer kahve türlerine göre, daha kıvamlı, yumuşak ve aromatiktir.
Kendine özgü enfes kokusu ve özel köpüğü ile diğer kahvelerden kolaylıkla ayırt edilebilir.
Kahve tutkunları tarafından, kaynatılarak içilebilen tek kahve olarak kabul edilir.
Kahve Falı ile geleceği anlatmak için kullanılan tek kahve türüdür.
Eşsizdir çünkü kahvesi fincanın içindedir ancak telve olarak dibe çöktüğünden filtre edilmesine ve süzülmesine gerek kalmaz.
Hazırlanırken şeker ilave edildiğinden diğer kahvelerde olduğu gibi sonradan tatlandırmaya gerek yoktur.
Sağlıklıdır çünkü fincanın dibinde biriken telvesi içilmez.
Sıklıkla içildiği halde, miktar olarak fazla olmadığından şişkinlik yapmaz.
Diğer kahve türlerine göre, bir içimde daha az kafein içerir.
Pişirilirken, şekeri tercihe göre ilave edildiğinden içime hazır halde sunulan tek kahve türüdür.
Kahveden önce su içilerek, ağızda bulunan önceki tatlar arındırılarak kahve tadının eşsiz bir şekilde tatılması sağlanır.


5  GENEL KÜLTÜR VE TARİH / Türk Tarihi / Ahilik Nedir : 18 Haziran 2013, 13:11:49
Ahilik
Vikipedi, özgür ansiklopedi

Ahilik, 13. yüzyılda Anadolu'da ortaya çıkan bir esnaf örgütüdür. Adının, kardeşim anlamına gelen Arapça "ahi" ya da eli açık, yiğit anlamındaki Türkçe "akı" sözcüğünden türediği ileri sürülür. Ortaçağ İslam Devletleri'ndeki meslek birlikleri olan fütüvvet örgütüne büyük ölçüde benzer. Ahilerin kendilerine özgü giyim kuşamları vardı. Sırtlarına hırka, başlarına tepesine beyaz bez bağlanmış külah giyerlerdi. Ahilik esnaf ve zanaatçıları bir araya getiren bir meslek örgütü olmanın dışında, siyasi etkiye de sahipti. Nitekim Ahiler Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda önemli rol oynadılar. 15. yüzyıldan başlayarak Osmanlıların merkezi yönetimi güçlendikçe, örgütün etkinliği yalnızca ekonomik alanda kısıtlı kaldı.
Anadolu'da Ahilik'in kurucusu Ahi Evran'dır. Ahi Evran Azerbaycan'da doğdu. Çocukluğunu ve gençliğini de orada geçirdi. 1205'ten sonra Anadolu'yu gelerek Ahi örgütünü kurdu. Ahilik'i, birlikte ibadet ettikleri ve tören düzenledikleri yer olan tekkelere ve zaviyelere bağlayarak güçlendirdi. Sonunda Kırşehir'e yerleşti. Bu kentteki Ahi Evran Zaviyesi de Ahilik'in merkezi durumuna geldi. Ahi Evran, bütün zanaatların "pir"i ya da kurucusu sayılır.
Ahilik, Anadolu'da Türkmenlerin yaşadığı bütün kent, kasaba ve köylere yayılmıştı. Bir zanaat dalında çalışmak isteyen herkes o zanaatın Ahi birliğine katılmak zorundaydı. Her kentte zanaat dalı sayısı kadar Ahi zaviyesi bulunurdu. Her zanaat dalında en dürüst ve en saygın usta Ahi zaviyesinin başkanı olurdu. Zaviye başkanı "Ahi" adıyla anılırdı. "Server" adı verilen yiğitbaşı ise birliğin Ahi'den sonra gelen yöneticisiydi. Yiğitbaşı esnaf birliğinin düzenini ve güvenliğini sağlardı. Kentin ekonomik yaşamında en önemli yeri olan birliğin şeyhi Ahi Baba seçilirdi. "Ahi Baba" bütün Ahilerin başkanı sayılırdı. Ahi Baba’nın atanması, çıraklıktan kalfalığa, kalfalıktan ustalığa yükselme törenleri Ahi Evran zaviyesi şeyhlerinin izniyle yapılırdı.
"Fityan" denen genç çıraklar evleninceye kadar zaviyelerde yaşarlardı. Fityanlar, kazandıkları parayı zaviyeye verirlerdi. Bu para zaviyenin giderleri ve ortak sofra için harcanırdı. Zaviyeler aynı zamanda genç Ahilerin eğitildiği yerdi. Burada okuma yazma öğretilir, çeşitli konuların yanı sıra ok atma, kılıç ve silah kullanma eğitimi verilirdi. Bu zaviyenin şeyhleri ya da onların “halife” denen yardımcıları her yıl zaviyeleri denetlemek amacıyla Anadolu'yu dolaşırlardı. Bu sırada Ahi birlikleri arasındaki anlaşmazlıkları çözer, meslekte yükselme törenlerini yönetirlerdi.
Her esnaf birliği kendi alanındaki zanaatçıları denetlerdi. Birliğe bağlı dükkân ya da atölye sayısı birliğin izniyle artırılabilirdi. Her dükkânda tek bir usta bulunurdu. Üretim belirli kurallara göre yapılırdı. Mallarda bir fiyat uygulanır, bozuk ya da pahalı mal satanlar meslekten atılırdı. Geleneğe göre bir Ahi kendi emeğiyle geçinmeli, cömert, alçakgönüllü ve namuslu olmalı, mal mülk hırsına kapılmamalıydı.
Bir zanaata girmek isteyenler önce çırak olarak işe başlar ve işin inceliklerini öğrenirdi. Ahilik'e kabul edilme töreninde önce tuzlu su içilir, şedd kuşanılır (bele kuşak bağlanır) ve şalvar giyilirdi. Tuzlu su bilgiyi, şedd kuşanma yiğitliğe ve hizmete hazırlığı, şalvar namusu simgelerdi. Ahilik'e girenler, "yol kardeşi" denen iki kalfa ile "yol atası" denen bir ustadan meslek eğitimi alırdı. Ustasının yanında yıllarca zanaatın inceliklerini öğrenerek "pişen" çırak, gene ustasının izniyle kalfalığa geçerdi. Kalfalık süresini doldurup ustalık becerisini kazanınca da büyük bir törenle ustalığa yükselirdi. İlkbaharda düzenlenen bu törenlere bütün esnafın katılırdı. Sonunda usta olmaya hak kazananlara Ahilik törelerine göre peştemal bağlanırdı.
Ahiler Anadolu'da yalnız ekonomide değil siyasal alanda da etkili olmuşlardır. Rum halkın oturduğu kent ve kasabalardaki ticaret hayatının denetim altına alınmasında, Rumların Türk kültürünü ve yaşam biçimini benimsemesinde Ahi esnaf örgütü büyük rol oynamıştır. Bizans'tan yeni alınan kentlerde Türkler Ahi örgütünü kurmuşlar, ticari etkinliklerin Rumlardan Türklere geçmesini sağlamışlardır. Anadolu'nun İlhanlı istilasına uğradığı karışıklık dönemlerinde Ahi esnaf örgütleri kentlerde düzeni ve güvenliği de sağlamışlardır.
Ahilerin Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda da büyük rolü olmuştur. Osman Bey'in kayınpederi Ahi Şeyhi Edebalı Osmanlı Beyliği'ne büyük destek sağlamıştır. Osmanlı hanedanına bağlı birçok kişi de Ahi örgütleri içinde yer almıştır. Ayrıca Ahi şeyhleri savaş sırasında orduya asker verirlerdi. Osmanlı ordusundaki ilk piyade askerlerinin Ahi giysileri giymesi ve Yeniçerilerin başlıklarının Ahilerden alınması bu örgütün etkisini göstermektedir.

Ahi olmak
Ahi olmak için olumlu ve olumsuz 7 şartı yerine getirmek lazımdır:
1. Hasislik kapısını bağlamak ve lutuf kapısını açmak.
2. Kahır ve zulüm kapısını bağlamak, hilm ve mülayemeti açmak.
3. Hırsı bağlamak, kanaat ve rızayı açmak.
4. Tokluk ve lezzeti bağlamak, açlık ve riyazeti açmak.
5. Halktan yana kapısını bağlamak, Haktan yana kapısını açmak.
6. Herze ve hezeyanı bağlamak, marifeti açmak.
7. Yalan kapısını bağlamak, doğruluk kapısını açmak.
Fütüvvetnameye göre bu esaslara uyan Ahi olur. Ahilikte teşkilatı bozan bütün meslekler dışarıda bırakılmıştır: Müneccim, dellal, kasap, cerrah, vergi memuru, avcı, muhtekir.
Ahiliğin bir kolu Ebubekir'e, bir kolu Ali'ye dayanır.


6  HOBİLERİMİZ VE EL SANATLARI / Boyama Sanatları / Boynuz İşletmeciliği : 18 Haziran 2013, 13:08:51
Metal-Taş ve Boynuz İşletmeciliği;

Merkeze bağlı Güney Köy’de Gümüş- Bakır oksit ve Boynuzdan takı yapılmaktadır. Sığır boynuzları suda kaynatılarak iç dokusundan ayrılır. Yapılacak dokuya göre dikey veya boydan boya iki parçaya ayrılarak sitrik asit, sülfürik asit karışımlı suyla kaynatılarak yumuşatılması sağlanıp, preslemeyle düzeltilir.
Yapılacak takılara göre şekil çizili kıl testere ile kesilir. Bu işleme kaba işlem denir. Sonraki aşamada yapılacak şekillerin alt ve yanlarına gümüş uygulaması yapılarak kakma dediğimiz işlemlere geçilir. Kakma işlemi ile ürüne estetik güzellik verilir. Bütün kakmalara natürel mercan, firuze vb. taş 925 ayar sannel tabir edilen içi boş boru uygulanarak takı hazır hale getirilir. Polisaj ile son işlemi bitirilerek konuma hazır olur. Ürünlerde kullanılan teknik yaldız el işçiliğidir. Güneyköy’de Mehmet Atışan tarafından yapılan takılarda firma kodu T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı dösim kodu olarak mevcuttur.

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
7  GENEL KÜLTÜR VE TARİH / Örf, Âdet, Gelenek ve Göreneklerimiz / Doğum Gelenekleri : 18 Haziran 2013, 13:02:20
Doğum Gelenekleri
Geçiş dönemlerinde ilki olan doğum dünyanın her yerinde olduğu gibi Anadolu’da da her zaman mutlu bir olay olarak kabul edilmiştir. Dünyaya gelen her çocuk sadece anne babanın değil aynı zamanda akrabaları, komşuları, soyu ve sopu da sevindirmektedir. Çünkü her doğum ailenin akrabaların soyun, sopun sayısını artırmaktadır. Sayının artması ise; gücün dayanışmanın artması bakımından önem taşımaktadır. Özellikle küçük topluluklarda ve etnik gruplarda aileler nüfuslarının çokluğu oranında kendilerini güçlü ve dayanıklı hissetmektedirler. Yaygın olan “çocuk ailede ocağı tutturur” sözü de toplumun bu konudaki değer yargısını ve aileye bakış açısını ortaya koymaktadır.
Diğer bir boyutuyla incelendiğinde ise; doğum kadına duyulan saygınlığı artırdığı gibi, onun aile, akraba ve grup içerisindeki yerini de sağlamlaştırmaktadır. Baba ise evlat sahibi olarak geleceğe güvenle bakmakta, aynı zamanda da akrabaları ve yakınları arasında saygınlık kazanmaktadır. Çünkü çocuğu olmayan kadın yakınları tarafından ne kadar küçümsenirse, erkek de aynı şekilde çevresinden gelen baskının erkek yerine konulmamanın toplumsal ve ruhsal ezikliğini duymaktadır.
Anaya benlik ve bütünlük, babaya güven, akrabaya, soya, sopa da güç kazandıran ve yaşamın başlangıcı olan doğum olayı gerek söz konusu çiftin gerek yakınları tarafından büyük önem taşımaktadır. Doğum ve onun kendi evresi içerisindeki evrelerine de bir takım geçiş töreleri ve törenleri eşlik etmektedir.
Yaşamın başlangıcı olan doğum en önemli geçiş dönemlerinden olup; gelenek, görenek. Adet ve inanmalar hamile kadını ve çevresindekileri daha doğum öncesinden hatta çocuk sahibi olma isteğinden başlayarak birtakım adetlere uymaya bu adetlerin gerektirdiği işlemleri yerine getirmeye zorlamıştır.
Böylece doğum annenin hamile kalma isteğinden başlayarak, yüzlerce adetin, inanmanın, dinsel ve büyüsel özlü işlemin hücumuna uğrayarak adeta onlar tarafından yönetilmektedir.
Anadolu’da doğumla ilgili adet, inanma ve gelenekler;
- Doğum öncesi,
- Doğum sırası,
- Doğum sonrası olmak üzere üç ana başlık altında incelenmektedir.

I. DOĞUM ÖNCESİ
Doğum öncesi gelenek görenek, adet ve inanmalara yönelik uygulamalar; kısırlığı giderme, hamile kalma, aşerme, hamilelik, çocuğun cinsiyetini anlama, hamilelik esnasında hamile kadının kaçındığı davranışlar etrafından yoğunlaşmaktadır.

Kısırlığı giderme, Gebe Kalma
Toplumumuzda geçmişte çocuk sahibi olunamadığı durumlarda kusur çoğunlukla kadında aranmakta, uygulama ve pratiklerin büyük çoğunluğu üzerinde yoğunlaşmaktaydı.
Bu uygulamaları geçmişte genel olarak;
- Dinsel büyüsel nitelikli pratikler,
- Halk hekimliği kapsamına giren pratikler,
- Tıbbı sağaltma alanına giren yöntemler
oluşturmaktadır.
Günümüzde ise çocuk sahibi olunamadığı durumlarda kadın ve erkek aynı derecede sorumlu tutulmakta ve birlikte tedavi görmektedirler. Günümüzde de zaman zaman geleneksel tedavi yöntemlerine baş vurulmasına rağmen modern tıp yöntemleri hem kırsal kesimde hem de kent ortamında daha ön plana geçmiştir.

Aşerme
Hamile kadın halk deyimiyle “aş erme” aşamasına gelince bazı şeyleri yapmakta, özellikle belirli nesnelere bakmaktan, yiyecekleri yemekten kaçınmakta ya da tersine bazı şeyleri yemeye özen göstermektedir. Bu türden davranışlar fizyolojik olarak kadının bünyesindeki kimi maddelerin eksikliğini gidermek amacıyla yenilmesi gerekli görülmektedir.
Aşeren kadın genellikle acı, ekşi ve baharatlı şeyleri yemekten kaçınmaya zorlanmaktadır. Bu tutum Anadolu’da çok olan “ Ye ekşiyi , doğur Ayşe yi ” tekerlemesiyle de ifade edilmektedir. Buna karşılık olarak da aşerirken tatlı yiyeceklerden yemek oğlan çocuğunun ön belirtisi olarak yorumlanmakta, bu durum da halk arasında; “ Ye tatlıyı , doğur atlıyı ” tekerlemesiyle anlatılmaktadır.

Hamilelik
Kadın gerek hamileliği gerekse lohusalığı süresince çevresince bir çeşit hasta kabul edilmekte ve buna göre işlem görmektedir. Bir başka deyişle hamile kadının bağlı bulunduğu grup ya da cemaatin kültürel değerleri kadını hasta kategorisine sokarak ona hasta gözüyle bakmakta ve kadından bu değerlere uygun beklentilere göre hareket etmesini ve rolünü üstlenmesini istemektedir.
Anadolu’da hamile kadına; yüklü, iki canlı, gebe, ağır ayak, koynu dolu, boğru dolu, guzlacı vb. adlarla tanımlanmaktadır.

Çocuğun Cinsiyeti
Hamilelik döneminin en önemli konularından birisini de doğacak çocuğun cinsiyetiyle ilgili yapılan yorumlar oluşturmaktadır.
Anadolu’da konuyla ilgili olarak;
- Kadının fiziksel görünümüne bakılarak,
- Kadının yediklerine bakılarak,
- Kadının davranışlarına bakılarak,
- Çocuğun ana karnında oynama süresine bakarak,
- Sancının geliş biçimi dikkate alınarak
çeşitli yorumlar yapılmaktadır.
Günümüzde ise; çocuğun cinsiyetiyle ilgili geleneksel yorumlardan daha yoğun olarak modern tıp yöntemlerine başvurulduğu gözlenmektedir.

Hamile kadının kaçınmaları ve yapması uygun görülen bazı davranışlar
Kadının hamile kaldığı andan itibaren; çocuğu annenin tüm davranışlarından etkileneceği bilimsel olarak kanıtlanmış olup; bu konuyla ilgili olarak Anadolu’nun geleneksel kesiminde çok yaygın olan inanış sistemi günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.
Bu inanış sistemi; hamile kadını bir takım davranışları yapmaya ve yapmamaya zorlamaktadır.
Yapmaması gereken davranışlara hamile kadın, hamileliği süresince;
- Ayıya, maymuna, deveye bakmaz,
- Balık, tavşan, paça, kelle yemez, sakız çiğnemez,
- Cenazeye gitmez, cesede bakmaz,
- Gizli saklı bir şeyi alıp yemez.
Gibi davranış biçimlerini örnek olarak verebiliriz.
Yukarıdaki sayılanların dışında birtakım uygulamalar da vardır ki bunlar da aynı çıkış noktasından kaynaklanan olumlu istekle yüklü olan davranış biçimleridir.

Hamile kadından yapması istenilen davranışlar
- Aya gökyüzüne bakar,
- Güzel kimselere bakar,
- Gül koklar,
- Ayva, elma, yeşil erik, üzüm yer
gibi örnekler verilebilir.

2. DOĞUM SIRASI
Anadolu’nun kırsal kesimlerinde geçmişte doğumlar köy ebelerinin yardımlarıyla köylerde evlerde yaptırılmakta doğum esnasında yapılan uygulamaların büyük çoğunluğu doğumun kolay olmasına yönelik uygulama ve pratikler oluşturmaktaydı.
Bu uygulamalara örnek olarak;
- Kadının saç bağlarının çözülmesi,
- Kilitli kapıların, sandıkların, pencerelerin açılması,
- Kuşlara yem serpilmesi,
- Kolay doğum yapan kadının, doğum yapacak olan kadının sırtını sıvazlaması,
- Silah atılması,
- Kadının sırta alınıp silkelenmesi,
- Kadının yüksek bir yerden atlatılması,
- Kadının bir bezin içerisine konarak sallanması
verilebilinir.
Günümüzde ise doğumlar hastanelerde yaptırılmakta, hastanelerin uzak olduğu dağ köylerinde ise diplomalı ebelerin yardımlarıyla yaptırılmaktadır.

3. DOĞUM SONRASI
Doğum sonrası uygulamalar;
- Çocuğun göbeği ve eşi,
- Loğusalık,
- Al karası inanışı,
- Kırk basması inanışı,
- Kırklama işlemi
etrafında kümelenmiş durumdadır.

Çocuğun Göbeği ve Eşi
Hamile kadının yediği içtiği şeylerin, baktığı kişi, hayvanların ve nesnelerin çocuğu etkileyeceği tasarımı ve inancı varsa, çocukla göbeği ve eşi arasında da aynı inanç söz konusudur.
Bu nedenle çocuğun geleceğini, ilerdeki işini ve geleceğini etkileyeceği inancıyla göbek gelişigüzel atılmaz.
Bu uygulamaya örnek olarak göbek;
- Cami duvarına, cami avlusuna gömülür. (İnançlı olsun diye)
- Okulun duvarına, bahçesine atılır. (Okusun diye)
- Ahıra gömülür. (Hayvan sever olsun diye)
- Suya atılır. (Kısmetini dışarıda arasın diye)
verilebilinir.
Çocuğun sonu, arkadaşı, eşi, yoldaşı gibi adlarla tanımlanır. Çocuğun sonuna çocuktan bir parça hatta çocuğun kendisi gözüyle bakıldığı için doğumdan sonra genellikle temiz bir beze sarılarak, temiz bir yere gömülmektedir.
Günümüzde doğumlar hastanelerde gerçekleştiği için eşle ilgili geleneksel uygulamalar tamamen yok olmuş durumdadır. Göbekle ilgili adet ve inanmalar günümüzde de yaygınlığını sürdürmektedir.

Loğusalık
Anadolu’da yeni doğum yapmış ve henüz yataktan kalkmamış kadına; loğusa, lohsa, emzikli, loğsa, nevse, kırklı gibi adlar verilmektedir. Doğumdan sonra kadının yatakta kalma süresi; kadının fizyolojik durumuna, doğumun güç ya da kolay olmasına, iklime, çevre koşullarına, ailenin ekonomik durumuna ve gelinin sevilme durumuna bağlıdır.
Loğusalık süresi içerisinde kadının çeşitli doğa üstü güçlerin etkisinde olduğu Anadolu’da yaygın bir inanıştır. Geleneksel kesimde sıkça kullanılan “kırklı kadının kırk gün mezarı açık olur söylencesi” bu inanışı desteklemektedir.

Al Karısı inanışı
Loğusa ve kırklı çocuklara sataştığı ve kimi zaman da onları öldürdüğü tasarımlanan alkarısı; al, cazı, cadı, al anası, al kızı, al karası, koncoloz, goncoloz, kara koncoloz gibi adlarla tanımlanmaktadır.
Anadolu’da ahır, samanlık, değirmen, terkedilmiş virane yerlerde, su kuyusu, su kaynakları ve loğusa kadın ve kırklı çocuğun yalnız olduğu yerlerde bulunduğuna inanılan al karısından korunmak için halk birtakım uygulamalara baş vurmaktadır.
Bu uygulamalara örnek olarak;
- Loğusa ve kırklı çocuğun bulunduğu yere süpürge, Kuran-ı Kerim, soğan, sarımsak, nazarlık asılması,
- Loğusa veya kırklı çocuğun yastığının altına iğne veya çuvaldız sokulması,
- Loğusa ve kırklı çocuğun yastığının altına kama, orak, bıçak vb. gibi kesici aletlerin konulması
- Loğusa ve kırklı çocuğun bulunduğu yere ekmek ufağı ve su konulması
verilebilir.
Al karısına ilişkin uygulamalar geçmişteki uygulamalara göre daha az olmasına rağmen günümüzde de devam etmektedir.

Kırk Basması İnanışı
Anadolu halkı loğusayla kırklı çocuğun doğumdan sonraki kırk gün içerisindeki hastalıklarına ve ileriki aylardaki gelişim eksikliğine; kırk basması, kırk düşmesi, kırk karışması, loğusa basması, aydaş gibi adlar vermektedir.
Kırk günlük dönem içerisinde loğusa ve kırklı çocuğa birtakım canlı ve nesnelerin zarar vereceği inancı yaygındır. Kırk baskınlığını önlemek için yapılan pratik ve uygulamalar oldukça yaygındır.
Kırk baskınlığını önlemek için;
- Anne ve çocuk kırk gün dışarı çıkarılmaz,
- Loğusa kadın ve kırklı çocukların birbirleriyle karşılaştırılmamasına dikkat edilir,
Anadolu’da çocuğa kırk basması çocuğun gelişmemesi ve zayıflamasıyla ilişkilendirilmekteydi. Kırk baskınlığını giderme yolunda da dinsel, büyüsel birtakım pratik ve uygulamalara baş vurulmaktaydı. Günümüzde artık bu türden uygulamalar yok denecek kadar azdır.

Kırklama
Loğusa ve kırklı çocuğa kırk basmaması için loğusanın ve çocuğun serbeste çıkması için; kırk gün içerisinde genellikle kadın ve çocuğun yıkanması biçiminde yapılan uygulamaya “kırklama” adı verilmektedir. Yaygın olarak kullanılan “kırklama” tanımlanmasının dışında bu olaya halk arasında; “kır dökme”, “kırk çıkarma” vb. adlar da tanımlanmaktadır.
Anadolu’da kırklama işlemi en yaygın olarak kırkıncı gün yapılmaktadır. Bu süre yörelere göre farklılık göstermekte; 7., 20., 30., 37., 39., 41. günlerde de kırklama yapılmaktadır. Bu işlem yörelere göre şekilde bazı farklılıklar gösteriyor olmasına karşın içerikte aynı amaca yönelik bir uygulamadır.
Doğumla ilgili adet ve uygulamalar içerisinde kırklama işlemini geçmişte olduğu gibi günümüzde de değişmez bir kural olarak geçerliliğini sürdürmektedir.

Kaynak: Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
http://www.msxlabs.org/forum/satirlarla-turkiye/4944-turklerde-orf-adet-gelenek-ve-gorenekler.html#ixzz2WYoWwmuj
8  GENEL KÜLTÜR VE TARİH / Memleketimiz Köşesi / Evciler Tarihi : 18 Haziran 2013, 12:56:38
EVCİLER

Evciler ve çevresinde ki ilk yerleşmeler, kesin olarak bilinmemekle birlikte, ele geçen eserlerin incelenmesi sonucunda Cilalı Taş devrinde başladığı tahmin edilmektedir. Günümüzde hala olduğu gibi korunmuş bulunan Kocahöyük adı verilen ve yapay olduğu anlaşılan tepede taştan yapılmış, kesici ve delici aletler, topraktan yapılmış eşya parçaları bulunabilmektedir. Ayrıca, 1970’li yıllara kadar höyüğün doğu tarafında büyük bir zincirin bulunduğu anlatılmaktadır. Tarıma açılmış olan bu alanda, hala tarla aralarında (Anlıklarda) mermer sütun parçaları görülmektedir.

Evciler ve çevresinde tarih boyunca bir çok devlet hakimiyet kurmuştur. Hakimiyet kuran ilk devlet Hitit (Eti) Devleti’dir. (M.Ö. 1800- M.Ö. 1200 tarihleri arasında) O dönemde önemli bir yerleşim alanı olarak görülmektedir.

M.Ö. 1200-700 yılları arasında Hitit Devletine son veren Frigler’in bölgeye hakim olduğu görülmektedir. Bu dönemde yerleşim yerinin adı Lampe olarak görülmektedir.Frig Devleti’nin yıkılmasından sonra (M.Ö. 700- M.Ö. 546 yılları arasında) bölgeye Lidyalılar hakim olmuştur.

Bu dönemden günümüze ulaşan ilk para örneklerine rastlanmaktadır.Lidyalıları bölgedeki hakimiyetine son verenler (M.Ö. 546), doğudan gelen Persler’dir ve bu hakimiyetleri M.Ö. 333 yılına kadar devam eder.M.Ö. 333 yılında Pers hakimiyetine son veren Büyük İskender bölgeyi Helen topraklarına katar. M.Ö. 30 yılına kadar devam eder. M.Ö. 30 yılında Roma İmparatorluğu’na geçen bölge, Roma İmparatorluğu’nun parçalanması üzerine Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’na bağlanır. Öküz Ören denilen mevkide kurulmuş olan yerleşim yerinde yapılan kazılarda Roma ve Bizans dönemlerinden kalma eserlere rastlanmaktadır. Bu taşlardan birisiAloların Dibek denilen taştır ve yine Roma yazılarına sahiptir. Bir takım eserler de (Topraktan yapılmış kaplar ve kandiller vb.) Belediye tarafından koruma altına alınmıştır. Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu’nun bu hakimiyeti Türklerin Anadolu’yu fethine kadar devam etmiştir.26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi ile Anadolu’nun kapıları Türklere açılmış ve kısa sürede Anadolu bir Türk Yurdu haline getirilmiştir. Evcileri kuranlar da bu dönemde, diğer bütün Türk boyları gibi Anadolu’ya gelmişler ve yerleşmişlerdir. Ancak, bölge 1. Haçlı Seferinden sonra Bizans İmparatorluğu tarafından geri alınmıştır.

1176 Miryokefalon Savaşı’ndan sonra ise kesin olarak Türk hakimiyetine geçmiştir. Bir çoktarihçi, Miryokefalon Savaşı’ndan sonra 200.000 çadır Türkmen’in Büyük Menderes havzasına yerleştiğini belirtmektedir. Bu yerleşenler içerisinde Evciler’i kuranlarında olduğumuhakkaktır.Evciler’in kuruluşu konusunda çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Evci Aşireti bölgeye geldiğinde ilk defa Dinar’ın Yapalı Çerkezi denilen yere yerleşmiştir. Ancak, burası bataklık olduğu için hem kendileri hem de hayvanları sivrisineklerden zarar görmüşlerdir. Bunun üzerine kimilerine göre Bozdağ, kimilerine göre de bugünkü Gökçek’in olduğu alana yerleşmişlerdir. Ovada hayvan otlatan çobanlardan birinin atının yaz sıcağında bir taş yığınını sürekli kokladığını ve eşindiğini görünce taşları açmışlar ve su kuyusu bulmuşlardır. (Bu kuyunun Kaymakçı lakaplı, Tahsin Kaymağın bahçesinde olduğu söylenmektedir.) Bir müddet sonra gidip gelmekten bıkanların ev yapması ile ilk yerleşme gerçekleşmiştir. Bu yere yerleşenlere diğerlerinin; “Evcile geliyor. Evcile gidiyor.” demesi ile köyün adı Evciler kalmıştır.Evciler, ovadaki ilk yerleşmedir.Bu rivayet, biziEvciler’in kuruluş yıllarında Akdağ, Bozdağ ve Karadağ arasında yer alan bu bölgede başka bir topluluğun bulunmadığını göstermektedir. Şayet, bu alanda herhangi bir topluluk olsa bu kadar rahat hareket edemezler ve mutlaka bir takım olaylara sebebiyet verirlerdi. Bu olaylarda dilden dile aktarılır, yazılı olmasa da sözlü edebiyatta ki yerini alırdı. Böyle bir durum söz konusu değildir. Yani, Yapağılı Çerkezi, Bozdağ ve Karadağ üçgeninde herhangi bir insan topluluğubulunmamaktadır.Evciler’in ilk yerleşme olduğunu gösteren bir diğer önemli kayıtta, toprakları üzerinde Yorgalar (Altınova) ve Akyarma köylerinin kurulmuş olmasına rağmen hala bölgede en geniş topraklara sahip olmasıdır. Yaklaşık 210 km2’lik bir alana sahip olan Evciler merkez ve köylerinde, 75 km2’lik (yaklaşık %36) bir alan Evciler’e aittir.

Evciler gerçekte bir 13. yüzyıl  Selçuklu yerleşmesidir. Selçuklu dönemi yerleşmesi olduğunu gösteren önemli deliller bulunmaktadır.Öncelikle Uluyollar vardır. Uluyol, Selçuklu döneminin ticaret yollarıdır. Ayrıca, çevre köylere ulaşan yollar incelendiğinde Kayı yolu, Bayat yolu,Homa yolu gibi yollar bu gün birer tarla yolu halindedir. Özellikle Homa yolu önemlidir. Homa,Germiyanoğulları Beyliği döneminde ki bir nahiyedir ve büyük ihtimalle Evciler de bu  nahiyeye bağlı bir köydür. Homa, bu özelliğini Osmanlı Devleti döneminde de devam ettirmiştir. (XVI. ve XVII. Yüzyıllarda Lazıkiyye (Denizli) Kazası.  Turan GÖKÇE. Ankara.2000) Kütahya Sancağı’na ait olan ve günümüze kadar ulaşmış bulunan Tahrir Defteri’nde Evciler’le ilgili kayıtlara da ulaşılacaktır. Bu döneme ait Osmanlı Arşivlerine ulaşıldığı ve tercüme edildiği zaman Evciler’in kuruluşu ile ilgili kesin bilgilere de sahip olunacaktır.Bir diğer konu Ulucami geleneğidir. Ulucamiler de genel olarak Anadolu Selçukluları ve Beylikler döneminde yapılan camilere verilmiştir.En önemlisi de, halkın hala dilinden düşürmediği ve doymak bilmeyen, obur insanlara kullandığı “Eynehan mısın?” sözüdür.Eyne Han Bey, Germiyanoğulları Beyliği zamanında Sandıklı ve çevresinde yaşayan ve bu bölgeninSubaşılığını yapan kişidir. Afyon-Kışlacık ve Sandıklı-Alacamescit köylerinde onun tarafından yapılmış bazı yapıların kitabeleri günümüze kadar ulaşmış bulunmaktadır.(Anadolu Beylikleri.Prof.Dr.İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI)  Ayrıca, bugün Eynegazi ve Eynehan adı altındaAfyonkarahisar’a bağlı iki köy bulunmaktadır. (Afyon İli Tarihi. Cilt 1. Süleyman GÖNÇER.Cilt 1. İzmir. 1971)

Osmanlı Hükümdarı Yıldırım Beyazıt zamanında, 1390-1402 tarihleri arasında Osmanlı Devleti’ne geçen bölge, 1402 Ankara Şavaşı’ndan sonra Timur tarafından  Germiyan Beyliği’ne geri verilmiştir. 1429 yılında ise kesin olarak Osmanlı Devleti’ne bağlanmıştır. Bu dönemdeHüdavendigar(Bursa) Vilayeti, Kütahya Sancağına bağlı bir köydür. (Bu durum Evciler’le ilgili bilgilerin yetersizliğinin de sebebidir. Kütahya’ya ait eserlerde bölgeye hakim olunmuştur diye geçiştirilirken, Afyon kaynaklarında yetersiz bilgiden dolayı çok az  bahsedilmektedir.Bölgeninmerkezden uzak olması, eşkiyalık olaylarının en çok görüldüğü yerlerden birisi haline getirmektedir. 1683’te  İkinci Viyana Kuşatması’dan sonra cepheden kaçan askerler, cezalandırılma korkusu ile Anadolu’ya dağılır ve eşkiyalık olaylarına başlar. Can güvenliği kalmayan Evcilerliler de çevredeki dağ köylerine sığınırlar. 1700 yıllarında bölgeye bazı Türkmen Aşiretlerinin yerleştirilmesi söz konusu olunca geri dönerler. Ancak, Büyük Süleymanlı Oymağı’ndan bir gurup 1702’de Yorgalar’a(Buğralar) yerleştirilirler. (18.yy’da Aşiretlerin İskanı-Yusuf HALLAÇOĞLU)

1853/54 yılına kadar Hüdavendiğar(Bursa) Eyaleti, Kütahya Sancağı’na bağlı olan Evciler ve çevresi bu tarihten sonra Hüdavendigar(Bursa) Eyaleti, Karahisar-ı Sahip (Afyonkarahisar) Sancağı, Sandıklı Kazası’na bağlanmıştır. (Anadolu’nun Kilidi Afyon. Afyon Valiliği Yayını.2004.Kaynak:B.A.MAD. nr.19505 Sayfa 1-5) Sandıklı’dan sonra, 1874 yılında Geyikler (Dinar) kazasına bağlanan Evciler, 1955 yılında Belediye yönetimine ve hizmetine kavuşmuştur. 1959 yılında Dazkırı’ya bağlanmıştır.           Evciler, 1990 yılında çıkarılan 3644 sayılı kanunla ilçe statüsü kazanmış ve nihayet teşkilatlanmasını tamamlayarak 08 Temmuz 1991 yılında ilçe merkezi haline gelmiştir.

alıntı:
9  GENEL KÜLTÜR VE TARİH / Örf, Âdet, Gelenek ve Göreneklerimiz / Afyonkarahisar Evciler ilcesi Düğün Merasimi : 18 Haziran 2013, 12:53:02
Afyonkarahisar Evciler  ilcesi   Düğün Merasimi

DÜĞÜN MERASİMİ
 
      Evlenmek için kararlaştırılan günler genelde Cuma, Cumartesi ve Pazar günleridir.
 
Düğün merasimi halk dilinde ;
     
       1. Cumartesi  günü KINA günüdür.
       2. Pazar günü GELİN günüdür
       3. Pazartesi günü DUVAK günüdür.
KINA GÜNÜ
 
“1 hafta önceden yazılan oku (davetiye ) isim listesi gençler tarafından 2,3 gün önceden sabah erkenden  bütün köy halkına  tek tek evlerine gidilerek verilir ve köy halkı düğüne davet edilir. köy dışında oturan yakın akraba ve eş dost bir hafta önceden düğün günü tarihi söylenerek davet edilir.
“Oğlan ve kız evinde kına günü yemekler pişirilerek her gelen davetli için sofralar kurulur. Yemekler yedirilir. Kına günü Kız evinde gençler yöresel oyunlarını oynarlar
“Akşam oğlan evinde gençler bir araya gelerek eğlenceler düzenlerler.
Kız evinde ise; bayanlar  toplanarak kına gecesi düzenleyerek müzik eşliğinde oynarlar ve gecenin ilerleyen saatlerinde gelin ve damat’ın ellerine kına yakarlar.
 

 

GELİN GÜNÜ
 
“Pazar günü yani gelin günü oğlan evinde sabahtan çalgı veya ilahi çalınır. Öğle namazından sonra  “GÜVEYBAŞI” derilir. Damatla ile sağdıçın önleri kıbleye gelecek şekilde yan yana dikelerek: İmam  her ikisinin kafasını  tutarak üç defa tokuşturur ve dua eder. Dua bitiminde toplanan davetliler damat ve sağdıç’a para ve takı takarak güvey başı derilmiş olur.Takı merasimi bittikten sonra kız evine gidilir.
“Kız evinde gençler yine yöresel oyunlarını oynarken, gelin hazırlanarak dualar eşliğinde evden çıkarılır ve gelin arabasına bindirilir. Oğlan evine getirilen gelin, gelin arabasından indirilmeden önce damadın babası ve annesine geline ayakbastı için ne verecekleri söylenir. (genelde para verilir) Gelin arabadan indirilirken genelde gelinin kucağına küçük erkek çocuğu verilir.
 

 

DUVAK GÜNÜ
 
Ertesi sabah (Duvak günü) ise; damat ve gelin sabah damadın yakın akrabalarını dolaşarak el öpmeye giderler. Eli öpülen damadın yakın akrabası da geline EL ÖPME PARASI verir. Damadın yakın akrabalarını dolaşıldıktan sonra tekrar eve gelirler. Duvak günü tekrar kız tarafından oğlan(damat) evine gelinerek yenilir, içilir ve eğlenilir. Daha sonra bir çeşme başına gidilir. Gelinden habersiz (görmeden)  çeşmenin  yakınındaki çamura  bıçak ve tarak saklanır. Bu  saklanan bıçak ve tarağı gelin bir şiş vasıtasıyla aramaya başlar; eğer  bıçağı bulursa  ilk  doğacak olan çocuğu oğlan, tarağı bulursa kız  olacak derler.
 

EVLİLİK
 
Evcileri”de genellikle bir birlerini severek ve görücü usulü hâkim olmakla birlikte, geçlerin bir birbirlerini tanımaları ve ailelerinde olumlu yaklaşımları sonucunda bu tarz evlilikler de yapılmaktadır.
Gençlerin evliliğe ilk adım attıkları an. Bir genç beğendiği  bir kızı annesine ve babasına söyler.
 

 

Kız İsteme ve Söz Kesme
Oğlunu evlendirecek kimse oğlunun beğendiği kızı istemek için kız tarafından ziyaret için müsaade alır. Oğlan tarafının ve kız tarafının  hatırı sayılır bir kaç kişi ile kız babasına dünürcü gönderilir.Düşünürcü  başı; “Allah’ın emri peygamber efendimizin kavli ile kızınız …………… oğlumuz ………… münasip gördük siz ne dersiniz?”
Kız evi verme taraftarı değilse; “Kızımız daha küçük.” vb. bir mazeretle olay kapatılır.
Kız evi verme taraftarı ise; “Siz münasip gördükten sonra nasipse olur.” veya “Bize biraz zaman verinde, bir düşünelim, kararımızı daha sonra bildiririz.” vb.
Daha sonra nişan, nikah ve düğün tarihi; oğlan evinin kıza takacağı ziynet eşyalarının miktarı ile yapılacak işler görüşülüp karara bağlanır.
 

Nişan ve Nikâh
Nişan günü belli olduktan sonra eş dost’a haber verilerek bir araya gelinir, yenilir, içilir ve eğlenerek nişan takılır.
Nişan töreninde oğlan evi kıza (gelinine) yüzükten başka bir miktarda ziynet eşyası takar
Nikâha kadar kız ve oğlanın bir birini görmesi genelde hoş karşılanmaz.
Damat ve gelin adayı ile birlikte; Urba ve eşyalar almak, nikâh işleri için fotoğraf çektirmek için  gidilir gelinir.
Nikâhta iki taraftan çağrılan kişiler, şahitler ile gelin ve damat hazır bulunur. Belediyede resmi nikâhları kıyılır. Orada bulunanlara tatlı (lokum) ikram vb. edilir.
Resmi nikâhtan sonra damat tarafından alınan nikah sakızlarını gelin kız arkadaşlarına nikâh sakızlarını dağıtır.
 
10  GENEL KÜLTÜR VE TARİH / Örf, Âdet, Gelenek ve Göreneklerimiz / Muğla nın Fethiye Yöresi Temel Köyü Örf Adet ve Gelenekleri : 18 Haziran 2013, 12:46:43
Muğla’nın Fethiye yöresi Temel Köyü örf adet ve düğün geleneklerimiz…

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Atlı gelin alma töreni
Her yörenin kendine has gelenekleri, görenekleri, örfü ve adetleri vardır. Örf, adetler, gelenek ve görenekler bizi biz yapan unsurlardır. Bilinmeli ve gelecek nesillere aktarılmalıdırlar.

Kız isteme:

Öncelikle oğlan tarafı evlenecek olan oğlana yeni ev yaptırırlar ve ondan sonra kız istemeye giderler. Evi olmayan oğlana kız vermezler.

Kız istemeye, köyde sözü geçen, sözü dinlenen büyükler ile gidilir. İlk görüşmede kız tarafı biz bir düşünelim der ve kıza annesi konuyu açar. Kız olumlu cevap verirse oğlan tarafının ikinci gelişini beklerler. Oğlan tarafı ikinci gelişinde de yine boş gönderilir. Kız evi naz evi derler ya, ondan işte! Üçüncü gelişlerinde kız verilir ve yapılması gerekenler ailelerce konuşulur. Geline düğünde erkek tarafından takılacak bileziklerin miktarı ve gramı kararlaştırılır. Ayrıca kız tarafı da yapılan evin içinin tamamını dayayıp döşer.

Pusat (Giysi):

Düğünden 15-20 gün önce pusat (giyim-kuşam eşyaları) almak üzere gelin adayı ile birlikte çarşıya gidilir. Kız ve oğlan evinin ihtiyaçlarını oğlan tarafı karşılar. Bu arada kızın ve oğlanın yakın akrabalarına da hediyeler alınır.

Buğday Dövmesi:
Düğünden birkaç gün önce düğün yemeği için yapılan bir hazırlıktır. Tanıdıklar çağrılır. Hep birlikte evde veya çevrede bulunan taş dibekte ‘’Keşkek ‘’ için buğday dövülür. Sofralar kurulur. Misafirlere ikramlarda bulunulur.

Heybe Vermesi:

Köy düğünleri üç gün üç gece yapılırdı benim çocukluk yıllarımda. Bir hafta önceden kız tarafına heybe verilirdi. Oğlan tarafından anne,  baba ve kızı istemeye giden aile büyükleri heybeyi götürürdü.     

Heybenin içinde kıza alınan giysiler, takılar götürülürdü. Kızın annesine, babasına, dedesine, ninesine ve kardeşlerine de giysi getirilirdi heybenin içinde.

Okuntuların Dağılması:

Bir hafta önceden köyün deştimanı yani muhtarın yardımcısı veya köyün tokatçısı tarafından okuntular dağıtılırdı. Okuntular sabun, kibrit, bardak gibi evlerde ihtiyaç olan gereçler dağıtılırdı. Okuntu dağıtıcı köyde ulaşamadığı kişilerin yakınlarına okuntuları bırakır dönerdi. Düğün sahibi köyde kim gelip kim gelmediğini takip ederdi. Gelmeyen kişilerin eline okuntu ulaşmadığı ihtimaliyle düğün sahibi davulcuları ve zurnacıları düğüne teşrif etmeyen kişinin evine kadar davul zurna çalarak götürür, davul zurna eşliğinde evinden alır düğün yerine getirirdi.

Odun Getirme:

Düğünden bir gün önce 30-35 civarında at, katır, merkep toplanarak Karatepe’ye oduna gidilirdi. Gelen odunların yarısı kız evine bir yarısı da oğlan evine yıkılırdı. Odun getiren gençlere yemek ikramı yapılır ve onlara mendil dağıtılırdı. Gelen odunlar geceleri düğün evinde, yarenlik yapılan yerde üç gece yarenlik ateşi yakmak için kullanılırdı.

Çalgıcıların Tutulması:

Düğüne bir ay kala parası ödenerek önce çalgıcılar tutulur. Çalgıcılar iki davul, iki zurna ve iki delbekçiden oluşur. Bu miktar düğün yapacak kişinin bütçesine göre arttırılabilir.

Bayrak Dikimi ve Bayrağın önemi:

Düğünün birinci günü oğlan evinin çatısına büyük bir Türk Bayrağı asılır. Bayrak, gelin almada da önde gider. Bayrak götüren genç elindeki bayrağı sıkı bir şekilde muhafaza eder, aksi takdirde gelin alıcıların içinden birileri bayrağı çalar ve karşılığında büyük meblağda para talep eder.

Kız Evine Katkı:

Birinci gün oğlan tarafından kız evine gidilerek boynuna kırmızı kurdeleli Osmanlı altını takılı kınalı koç veya teke ile bir yük un çuvalı ve düğünde pişirilen baklagiller götürülür.

Çeyiz Serme:

Düğünün ikinci günü kız evinden oğlan evine çeyiz sermeye gidilir. Oğlan tarafından hazırlanan atlar ile çeyizler götürülerek kızın yakınları tarafından gelen kadınlar oğlanın evine çeyiz serer. Kızın oğlan kardeşi sandığın üzerine oturarak sandıktan ayrılmaz ve oğlan tarafından birisi para ödeyerek onun sandıktan kalkmasını ister ve sandıktan kaldırır.

Düğün Yarenliği:

Eskilerde erkekler yarenlik ateşinin yanında, kadınlarda çul, kilim, çapıştı ile çevrilmiş bir kapalı alanda eğlenirlerdi. Olası bir olaya sebep olmaması için kadınların eğlendiği yerde düğün sahibi yakınlarından gençler nöbet tutarlardı. Örneğin bazı kişiler kadın elbisesi giyerek kadınların arasına sızardı ve bu olayların bazı düğünlerde yaşanması kadınları çok rahatsız ederdi. Bu yüzden düğün yerine gelen kadınlar çaktırmadan tek tek süzgeçten geçirilerek kadınların yarenlik yerine alınırdı.

Düğünde Güreş:

Gündüzleri güreş tertiplenir, köyün gençleri güreş tutardı. Birinci, ikinci, üçüncü gelenler ödüllendirilirdi.

Arap Dede Orta Oyunu:

Düğünün ikinci gün akşamı yine yarenlik yerine odunlar yığılarak ateş yakılır.

Arap dede oyunlarında köyün muhtarıyla karşılaşan arap dede, efe ve geline muhtar kim olduklarını nereden gelip nereye gittiklerini sorar. Dedenin elindeki muvasalayı okur muhtar! ‘’Biz altı köyden beş, bir de gelin altı kişiyiz. Biz Afrika’dan gelip, Asya’ya doğru gidiyoruz.’’ der ve muhtar muvasalayı tasdikler. O gece gelen misafirleri ağırlar. Muhtar sorar: ‘’Dede bu çocuklar neden simsiyah da siz beyazsınız?’’ der. Dede: ’’Bu çocuklar mağarada dünyaya geldi. Mağarada biz hep çıra yakarız. Çıranın isinden bu çocuklar bu hale geldi.’’ der.

Yarenlik başlar! O gece gelen misafir gelin rahatsızlaşır ve doktor çağrılır. Doktor yaptığı kontrollerinde gelinin doğurmak üzere olduğunu söyler. Çocuklardan birisi sandalye olur. Üzerine gelin oturtulur, eteğinin altından da küçük bir çocuk çığlılıklar atarak doğurtturulur. Dede tarafından geline çocuğun kimden olduğu sorulur? Gelin çocuğun kimden olduğunu bilmediğini söylemesi üzerine kargaşa başlar. Dede efelere gidip arap çocukları getirmeleri için görev verir. Araplar dedenin huzurunda sorguya çekilir. Efeler tarafından falakaya yatırılır ve acımasızca ayaklarına sopa ile vurularak işkence yapılır.

Araplar dedeye çocuk bizden olsaydı bizim gibi esmer olurdu diyerek kendilerini savunurlar. Dede efelerden de şüphelenir. Bu arada Efeler ile araplar arasında kavga başlar. Sopalar, kül torbaları havada uçuşurken araya elleri sopalı, suya batmazlar ekibi olarak adlandırılan aracılar çıkar. Bu ekip boyunlarına geçirdikleri ağaç dalları ile kamuflajlı olduğu için kim oldukları da belli olmaz ve vuran vurana gerçekçi bir dövüş sahnesi sergilenir. Bu arada Araplar o bölgede bulunan yüksek ağaçlara tırmanıp çıkarak gördükleri işkencenin intikamını almak için yarenlik yerindeki insanların üzerine önceden yanlarında götürdükleri su şişelerinin kapaklarını ince deliklerinden sıktıkları suyu göndererek çişlerini yapıyorlar gibi ağaçların başından insanların üzerine sıkarlar ve o esnada Arapların sünnetsiz olduğu anlaşılır. Dedeye bu çocukların sünnetsiz oldukları söylenir ve dede çocukların sünnetsiz olup olmadıklarını bir de kendisi kontrol eder. Kesilen keçilerin bacaklarından erkek organına benzeyen bir görüntü veren bacakları bir sünnetçi getirilerek sünnetleri yapılmış gibi gösterilir.

Yarenlik gecenin geç saatlerine kadar devam eder ve en son sahneye hortlak çıkar. Hortlağın ağzında bir makara ve üzerinde nişasta ile bezenmiş kefen ile ağır ağır giderek önüne gelene elindeki çuvaldızı batırır. Çuvaldızı yiyen her kim olursa olsun hortlağın yakın yerinde durmaz kaçar. Bu arada hortlak ölür ve arabın birisi çığlıklar atarak ‘’Öldüyeeee! Öldüyeeee!’’ diye bağırırken tüm oyuncular ölülünün başına toplanırlar. Dede: ‘’Yaaaaa imam! Öldüğüne inan! Ne var yok aşağıda?’’ diye ölüye sorar. Ölüden cevap gelir. Aşağının iyi olduğunu ve tüm köylülerinin orada rahat içinde olduğunu söyler. Dede çalgı çalanların günahının çok olup olmadığını sorar. Ölü, çalgı çalanların günahının çok olduğunu söyleyince, dede:’’ O zaman biz bu işi bırakalım!’’ der. Ölü: ‘’Bırakmayın! Bırakmayın! Sizi dinleyenler de var devam edin.’’ der. Dede ölünün duasını okur ve defin ederler. Gecenin ilerleyen saatlerinde yarenlik sona erer. Bu geleneğimizi 2007 Ocak’ta kaybettiğimiz rahmetli babam Ali Rıza Güngör günümüze kadar bu geleneğimizin ayakta kalması için ekiplerimizi sürekli eğitmiş ve birlik beraberlik içinde her düğünümüzde yarenliklerde orta oyun oyununu oynamışlardır.

Gelin Alma:

Ertesi gün gelin alma hazırlıkları başlar. Öğle saatleri yaklaşınca davullar zurnalar eşliğinde gelin alayı kız evine gelir. İç acıtan duygusal türküler çalınır. Kızın anne ve babasının hüznünü anlatır aslında bu türküler. Gelinin gelinliği arkadaşları tarafından giydirildikten sonra duvak ve kurdelesi babası tarafından ihlas suresi okunarak takılır. Kurdele sağdan takılıp soldan çekilmek suretiyle üç kez döndürülür ve kurdelesi beline bağlanılır. Gelin evden çıkarken babasının ayağının altını öper. Anlamı Sağ salim babasının evinden gelin gittiği için babasına teşekkür anlamında bir gelenek görenektir. Gelinin bir koluna babası bir koluna da abisi varsa abisi girer. Abisi yok ise amcası girer ve gelin kendisi için hazırlanmış ata bindirilir. Köyün imamı dua okur, bu evliliğin iyi gitmesini Allah’tan niyaz eder. At yürür yürümez üzerine bol miktarda şeker ve para serpilir. Bu gelinin dili tatlı olsun hali vakti iyi olsun anlamında bir görenektir.

Gelini alan gelin almacılar davullar eşliğinde yola koyulurlar. Arada köyün gençleri gelin alıcıları durdurarak yolun içinde oyunlar oynarlar. Bu arada bazı gençler yola urgan gererek yolu keserler. Oğlan tarafından önceden hazırlanarak zarflar içine konulan paralar verilir ve yol açılır. Bu gelenek bazen kasti olarak da yapılır ve büyük paralar istenir ve bu paralar karşılanmazsa bahane edilerek orada kavga çıkarılır. Bu olayı genelde kızı önceden istetip de alamayanlar tarafından yapılır. Gelin alma süresince oğlan tarafından beş altı kişi gelin alıcıların önünden gider ve kapalı yolları açarlar.

Zorluklar çıkaran guruplar arasında zaman zaman kavgadan dolayı ölümler bile yaşanmıştır.

İndirmelikler:

Gelin eve sağ salim geldiği zaman indirmelik için önce bir adam görevlendirilir. Bu adam geline verilen mal, mülk, ağaç, keçi, koyun, inek gibi indirmeliklerin listesini tutanak haline getirir ve altına imza attırılır. Attan indirilen gelinin ayaklarının dibinde bir hayvan kesilerek kızın ve oğlanın anlına kanları sürülür ve kesilen hayvanın üzerinden gelin geçirilerek eve çıkarılır. Gelinin eline tereyağı verilir ve gelin tereyağını kapının eşiğine sürer. Damat ve arkadaşları evin önünde uzun süre davul zurna eşliğinde oyunlar oynarlar.

İmam Nikahı, Mehir Ve Gerdek Gecesi:

O gece oğlan tarafına yakın köyün ileri gelen yaşlıları ve imamı tarafından imam nikâhı kıyılır. İmam o günün şartlarına göre hesap yaparak şahitler huzurunda geline mehir verilmesini sağlar. Gelen misafirlere yemek ikramı yapıldıktan sonra arkasından kahveler içilir ve sonra gelen misafirler giderler. Kız tarafından gönderilen ehil bir kadın gelinin gerdek gecesinin ispatlı sonucunu alarak kız tarafına getirir teslim eder ve Gerdek gecesi tamamlanmış olur.

Gelin Gezdirme:

Bir hafta sonra gelinin kaynanası tarafından gelin damat ile birlikte oğlan ve kız tarafının yakınları ziyaret eder. Bu ziyaretin amacı yeni gelen geline oğlan tarafının akrabalarını tanıştırmadır. Gelin ziyaret anında büyüklerin ellerini öper ve karşılığında gelinin çantasına eli öpülen büyükleri tarafından para bırakılır ve düğün işlemleri sona ermiş olur.

Bu yazı FETAV Kültür Komisyonu Üyesi Araştırmacı yazar Adem Güngör tarafından kaleme alınmıştır. Mail: Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Sayfa: [1] 2 3 ... 1232
Powered by SMF | SMF © 2013, Simple Machines
Bu Sayfa 0.177 Saniyede 19 Sorgu ile Oluşturuldu
web hosting Domain Web
İçerik sağlayacı paylaşım sitelerinden biri olan sevdaligul.com forum sitemizde 5651 Sayılı Kanun’un 8. Maddesine ve T.C.K’nın 125. Maddesine göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. sevdaligul.com hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler sevdaligul@gmail.com  adresi ile iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde sevdaligul.com  yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve size dönüş yapacaktır.